Filmlerdeki Bilgisayar Korsanları

80'lerle gelen bilgisayar furyası şüphesiz ki sinema sektörünü de etkilemiştir. Özellikle bilgisayar korsanları ya da bilinen isimleriyle hacker'lar bir çok filme konu olmuştur. 1982'de Tron'la başlayan bilgisayar korsanlı film furyası; Hackers, The Net, Enemy of the State, The Matrix, Swordfish, The Italian Job, Wargames... gibi bir çok filme konu olmuş ya da içerisinde geçmiştir.

Fakat biraz olsun bilgisayarla haşır neşir olmuş kişiler bilir ki, bu filmlerdeki hacker'lar bilgisayarları bizim kullandığımız gibi kullanmazlar. Hollywood, özellikle hacker'ları farklı bir şekilde sunma sevdasındadır ya da gerçekten hacker'ların neyi nasıl yaptıklarının farkında değiller. İşte bazı Hollywood hacker klişeleri;

1) Bir sürü ekranın olduğu bir bilgisayar odası bulun. Bu kadar çok ekranı ne yapacağınız bilinmez ama böyle olması lazım.



2) Klavyeye çok hızlı ve rastgele basın, yazdıklarınızın pek önemi yok ama anlamlı şeyler çıkarsa da iyi olur.



3) Asla mouse kullanmayın, nitekim buna ihtiyacınız yok. Firewall'ları aşmayı ya da bunun gibi şeyleri klavye ile yapabilirsiniz. En son adıma geldiğinizde yapmanız gereken arkanıza yaslandıktan sonra elinizi yavaşça ENTER'ın üstüne getirip...



4) Bundan sonra ekrandaki devasa "Yükleniyor" barına bakmalısınız. Bunun sonunda muhtemelen "Tamamlandı" ya da "Hacklendi" yazısı çıkar.



5) Hükümet bilgisayarlarına (FBI, NSA...) en fazla 10 dakikada girebilmelisiniz.



6) Kolaylıkla kıramadığınız şifreler kurbanın doğum tarihi ya da kızının adıdır. Bunu 2. ya da 3. denemenizde bulmalısınız.



7) Bir virüs yazıp kurbanın bilgisayarına yollamalısınız, böylece kurbanın bilgisayarında "VIRUS" yazısı belirip karşı tarafın panik yapması sağlanabilir.



8) Hack işlemi sırasında ekranınızdan 1 ve 0'ların akması lazım. Eğer bu olmuyorsa bunun yerine rastgele HTML kodları da akabilir çünkü siz HTML kullanarak da hack yapabilirsiniz.


Yeni Dizi: FlashForward

Uzun zamandır 90 ve 80lerin klasik dizi ve sitcomlarını izliyordum. Takip ettiğim güncel dizilerden Prison Break bitti ve Lost'ta yine geleneksel 9 aylık aralarından birini verdi. Böyle bir zaman diliminde, yakın zamanda başlayan ve henüz 2 bölümü yayınlanmış FlashForward'ı gördüm, biraz yorumlarını okudum ve hemen izlemeye koyuldum.

İlk 2 bölüm itibariyle şunu söyleyebilirim ki gerçekten çok iddialı bir yapım bizleri bekliyor. Tüm dünyadaki insanlar aynı anda ve aynı sürede bayılıp o andan tam 6 ay sonraki geleceklerini görürlerse ne olur? Bayıldıkları anda kötü şeylerin olduğunu söyleyebilirim, kazalar gibi. Fakat gerçekte böyle bir şeyin olmasını sağlayan güç neydi? İşte FBI ajanlarımız ve çevresindeki insanlar bu olayın içine girip bizi heyecanlı bir kurgunun ortasına atıyorlar. İlk bakışta Lost'a bile rakip olarak görünmekte FlashForward. Bu kanıya şuradan vardım; tıpkı Lost gibi FlashForward'ta fantastik bir yapım gibi gözükmekte bunun yanı sıra kurgusu itibariyle kesişen noktaları var. Örnek olarak Lost izliyorsanız eğer biliyorsunuzdur ki Lost aslında kocaman bir bulmaca, senaristlerin söylediğine göre tüm kurgu kaba hatları ile bitmiş durumda ve her sezon bu bulmaca biraz daha çözülmekte. FlashForward'ta aynı şekilde işin içinde gelecek olduğundan çözülmeyi bekleyen bir bulmaca gibi. Bir diğer ince ve ilginç ayrıntıysa 2 dizinin pilot bölümleri ve bu bölümlerde görülen hayvanlar. Lost'ta baygın bir halden bir adanın ortasında ve bir enkazın içinde gözlerimizi açmıştık, FlashForward'ta da yine devasa bir kazanın ortasında gözlerimizi açıyoruz. Yine Lost'ta tropikal bir adada kutup ayılarıyla karşılaşmıştık, FlashForward'ta ise metropolün ortasında bir kanguru gezmekte.

Bu açılardan ilk 2 bölümü itibariyle heyecan veren bir yapım FlashForward. Fakat aklıma Heroes'un ilk sezonu da gelmiyor değil. Heroes'ta heyecan verici bir şekilde başlayıp hüsranla sonuçlanmıştı -daha doğrusu henüz sonuçlanmadı ama ben bırakalı uzun zaman oldu-. Umarım FlashForward izleyicilerini hayal kırıklığına uğratmaz.

Not: Bu arada dizide Lost'tan ve farklı film ve dizilerden tanıdığımız Joseph Fiennes, Dominic Monaghan, Sonya Walger gibi isimler de var.


Gaziantep İzlenimlerim

Ömrümün kısa ama önemli bir bölümünü Gaziantep'te geçirdim. Gaziantep'ten ayrıldığım şu günlerde sizlerle kısaca izlenimlerimi paylaşmak istiyorum bu sayede Gaziantep'e bir gün yolunuz düşerse, gitmeden önce kafanızda bir şeyler canlanabilir.

İlk olarak Gaziantep bir sanayi şehri. Organize sanayi bölgesinde ve etrafında bir çok büyük sanayi kuruluşu mevcut. Bu hem bölgeye hem de Gaziantep'e çok büyük faydalar sağlıyor. Şehir altyapı ve çevre düzenlemesi açısından oldukça iyi durumda ama yine de büyük şehirlerde rastlanan bir çok sorun mevcut. Coğrafi yapısı gereği kentleşme bana göre kötü şöyle ki bir semtten diğerine gitmek bazen işkence olabiliyor. Dolaysı ile ulaşım bana göre yetersiz, 4-5 sene önce mevcut belediye otobüslerinin daha etkin olduğunu söyleyebilirim. Şu günlerde raylı sistem çalışmaları var şehir içerisinde ama bana göre yeri itibariyle fuzuli olmuş. Bir kaç sene sonra tekrar gelirsem Gaziantep'e haklı olup olmadığımı görebilirim sanıyorum.

Gaziantep halkı genellikle esnaflardan oluşmakta. İnsanlar genelde kendi halinde fakat nüfusunun her geçen gün artması Gaziantep'i karmaşık bir yapı içerisine sürüklemekte. Yine 4-5 yıl içerisinde şehirde bir çok büyük alışveriş merkezi faaliyete geçti, bu esnafı etkiliyor olsa da gelişen nüfus açısından faydalı. Tarihi mekanlar arasında Zeugma önemli bir yer tutmakta bunun yanı sıra şehir merkezinde Gaziantep Kalesi mevcut ve artı olarak bir çok şehirde göremeyeceğiniz bir cam müzesine sahip Gaziantep. Piknik alanlarının özellikle haftasonları dolduğunu söyleyebilirim işte bu piknik alanlarının yakınında çok büyük bir hayvanat bahçesi de mevcut. Bu sene Güneydoğu'nun ilk özel üniversitesi Gaziantep'te faaliyete geçecek. Bu yeni üniversite ile birlikte öğrencilerin şehir yaşamında daha aktif rol oynamasını bekliyorum nitekim Gaziantep Üniversitesi öğrenci sayısı açısından şehirde bir ağırlığa sahip değil, bu da öğrencilerin üniversite yaşamlarını kötü yönde etkilemekte.

Sanırım Gaziantep hakkında baklava ve fıstığa özellikle değinmeme gerek yok. Gidip tadın, pişman olmayacaksınız. Sonuç olarak Gaziantep gelişmiş sanayisi ile bölgenin önemli şehirlerinden biri. Kültürel ve sosyal etkinliklerin artması ile gelecekte daha güzel bir yere dönüşebileceğini düşünüyorum. Umarım şehir daha da güzel bir hal aldığı zaman tekrar ziyaret fırsatı bulabilirim. O zamana kadar; hoşçakal Gaziantep.


Twitter Türkiye'de Patlar mı?

Sanırım Türkiye yeni bir internet akımının eşiğinde ve önümüzdeki bir kaç ay içerisinde bu akım birden patlama yapabilir. Başlıktan da belli olduğu üzere Twitter'dan bahsediyorum. Twitter ne diyecek olursanız, şuanda tüm dünyada yayılan yeni bir internet trendi. Şöyle ki, bir Twitter sayfası alıyorsunuz ve anlık olarak ne yaptığınız, bir düşüncenizi ya da bir bağlantıyı sizi takip edenler ile paylaşabiliyorsunuz. Takip eden ve edilen sayısı arttıkça bu enteresan bir hal alıyor.

Dediğim gibi tüm dünyada Twitter şuanda çok popülerken Türkiye'de daha yeni yeni kullanıcı sayısı artmaya başladı bu da benim aklıma 2007 sonlarındaki Facebook patlamasını getirdi. O zaman da Facebook Türkiye'de çok popüler değildi ama birden Türkiye için kullanıcı sayısı milyonlara çıktı ve şuanda en fazla Facebook kullanıcısına sahip ülkelerden biriyiz. Twitter içinse şuanda hali hazırda Türkiye'den binlerce kullanıcı var ama benim patlamadan kastım bu sayının yüzbinlere çıkması.

Twitter sadece sıradan insanların kullandığı bir araç da değil, bir çok ünlü isim ya da firma kendi twitter sayfalarını kullanıyorlar aynı şekilde Türkiye'de de bu yayılmaya başladı. Biraz araştırma yapınca bir çok ünlü ismin Twitter'da yer edindiğini görebiliyoruz. Bu arada FriendFeed gibi diğer sosyal araçlar da yavaş yavaş popüler oluyor ama şuan için Türkiye'de patlama önceliği bence Twitter'da. Benim Twitter sayfam ise yan menüden görebileceğiniz üzere şurada konuşlandırılmış; http://www.twitter.com/fuzbing .


Death Note

Geceleri uyumadan önce 20-30 dakikalık dizi ya da animeler izlemek hoşuma gidiyor. Yaz döneminin gelmesiyle birlikte bir çok diziye ara verildi bu nedenle ben de daha önceden izlemeyi planlayıp sürekli ertelediğim şeylere yöneldim. Bunlardan biri de Death Note isimle anime.

Genellikle uzak doğu sineması ve çoğu anime-manga yapımlarını takip etmem bunun en büyük nedeni bu yapımlardaki abartılı tepkileri ve olayları bir türlü benimseyememem. Yine de bir çok anime izlediğim söylenebilir. Geçen hafta başladığım Death Note'ta açıkçası bayağı sardı beni.

Japonca Shinigami olarak bilinen Ölüm Meleklerinden biri (Ryuk) ölüm defterini yani death note'u insanların dünyasına düşürür. Japonya'da çok başarılı bir lise öğrencisi olan Yagami Light'ta bunu tesadüfen bulur. Death Note'un ilk sayfasında yazanlar çok ilginçtir buna göre, birisi bu deftere ölmesini istediği bir kişinin adını yazarsa o kişi yazıldığı şekilde ölür. Light başta bunun mümkün olamayacağını düşünür fakat televizyonda gördüğü bir suçluda deneyip ölüm defterinin gerçek olduğunu anlar. Bunun üzerine Light tüm suçluları bu deftere yazıp kendine göre daha adil bir dünya yaratmaya karar verir ve suçluları tek tek öldürmeye başlar. Kuşkulu bir şekilde suçluların teker teker ölmesi tüm dünya da kanun sağlayıcılarını harekete geçirir. Daha önce bir çok büyük davayı çözen ve kimliğini hiç kimsenin bilmediği L rumuzlu kişide bu davaya katılır. Ve artık olay L ve Kira'nın (halk tarafından Light'a takılan isim) savaşı haline dönüşmüştür...

Siz de bu tip anime'lerden hoşlanıyorsanız, mutlaka Death Note'u arşivinize ekleyin. Gerçi bu tip şeyleri takip edenler muhtemelen "sen onu daha izlemedin mi" diyecektir. Haklılar da, biraz geç kalmışım. Ama şimdiden yarıladığımı söyleyebilirim, genellikle bir oturuşta 2-3 bölüm izliyorum. Bittiğinde görüşlerimi de buraya eklerim.